T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Masallar

MASALLAR
 
Anonim Halk Edebiyatı ürünlerinin halk tarafından en sevilen bir türü de masallardır. Özellikle, okumanın ve yazmanın yaygınlaşmadığı dönemlerde, genellikle geceleri söylenen masallar dilden dile aktarılarak; kısmen de anlatanın çevre ve İnançlarına göre değişikliklere uğrar; kısmen de eski motifler yeni olaylarla beslenir.
Efendinin buyruğu, baskısı altında ezilen, haklarını savunamayan eleştirenleyim halk, masallara sığınmıştır. Halk. gerçek olay ve kişilerle ilgili düşüncelerini, yargılarını masallarda dile getirir. Hemen her masalda üstün gelen, haklı çıkan ya küçük kardeş, ya öksüz çocuk ya da halkın simgesi olan Keloğlandır.
 
MASAL BAŞLANGIÇLARI:

 
1) Bir varmış, bir yokmuş. Var varanın, söz sürenin, destursuz bağa girenin, habersiz bal yiyenin. Bir at aldım, dur diye. bir tekme vurdu "Geri Dur." diye. Paşa Camisinin minaresini belime soktum borudur diye. Kaplumbağayı havaya savurdum arıdır diye. Bir varmış bir yokmuş.

2) Masal masal mat atar. İki tilki ot satar. Bindim deveboynuna, gittim Halep yoluna. Halep yolu gül pazar; içinde tilki gezer. Tilki beni korkuttu, kulağını burkuttu. Çık çıkalım çardağa, ok atalım ördeğe, ördekbaşını kaldırmış, velvelesini saldırmış. Velvelesi dizinde gönlü vezir kızında. Vezir kızı bal kaynatır; içinde kaş oynatır. Bir varmış, bir yokmuş.

3)
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uz gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek; soğuk sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide-gide bir arpa boyu gitmemiş miyim? Natal - matal martaval, işte size duyulmadık bir masal.
 
YUSUFÇUK MASALI
 
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Orta halli zengin, ne fakir bir köylünün bir kızı ve bir de oğlu varmış. Çocukların ikisi de çok sevimli şeylermiş. İki kardeş analarının hazırladığı azığı bellerine bağlar, düşerlermiş koyunların ardına. Koyunları gütmek için her gün ayrı yönlere giderlermiş. İki kardeş birbirlerini çok sever, birbirlerini hiç incitmezlermiş. Babaları oldukça kaba bir adammış, Çabuk sinirlenir, çocuklar en küçük bir kusur işleseler, eşek sudan gelinceye kadar çocuklara sopa atarmış.

Günlerden yine bir gün iki küçük kardeş koyunlarını köyden çok uzak bir yerde otlatıyorlarmış. Öğle zamanı, gelince, analarının yaptığı katmeri yiyip başında oturdukları pınardan buz gibi suyu içtikten sonra kızcağızın uykusu gelmiş.

"Yusuf", demiş kardeşine. Benim çok uykum var. Azıcık yatayım mı?

"Olur demiş Yusuf. Uzanıvermiş kabaardıcın koca gölgesine. Uzanması ile uyuması da bir olmuş. Yusuf küçük çakısı ile yeni bir sipsi yapmaya uğraşıyormuş. Yapmaya çalıştığı sipsi iyi ses vermeyince Yusuf kargı aramaya çıkmış. Kardeşi ve koyunlardan uzak bir yerde kargıları bulmuş, fakat aradan da bir hayli zaman geçmiş.

Yeni yaptığı sipsisini neşeli neşeli çalarak kardeşinin yanına dönen Yusuf, ne görse beğenirsiniz? Koyunların yerinde yeller esiyor. Hemen kız kardeşini uyandırmış. İki, kardeş başlamışlar koyunları aramaya.

Nereye gittilerse koyunları bulamamışlar. Hava kararmaya başlayınca, koyunları bulmaktan iyice umutları kesilmiş. Yüksek bir kayanın üzerine oturup, başlamışlar ağlamaya. Koyunları bulmadan eve dönelerse babaları onlara neler yapmaz ki?

İki kardeş düşünüp taşınmışlar ve ellerini açarak Ulu Tanrı'ya şöyle dua etmişler.

"- Büyük Allahım, bizi iki kuş yapın da, hem babamızın dayağından kurtulalım, hem de koyunlarımızı arayalım. Tam dualar, bitince Allah onların bu dualarını kabul edip ikisini de birer kuş yapıvermiş. Halk da bu kuşlara Yusufçuk ismini vermiş. İşte Yusufçuk, kış gecelerinde öten, birbirine seslenen bu iki kardeştir. O gün bu gün, iki kardeş bazen koyunları arar dururlarmış.

- Yusuf, koyunları buldun mu? Bulamadım, sen buldun mu?

Kaynak Kişi: Cevat UYANIK
 
 
Elmalı'dan Masallar:
 
BIYIK BALTA VE ŞEHZADE    Derleyen: Hüsnü YILDIZ
(Anlatan: Yalnızdam Köyünden Mehmet Ertuğrul, 61 yaşında. Derleme tarihi: 5 Ocak 1957)

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde bir padişah varmış. Büyük başın büyük derdi olur derler. Bu Padişahın da bir derdi varmış. Şu geçici hayat zehir olmuş kendine. Şu dar dünya zindan mı zindan olmuş padişaha. Ne dersiniz ne idi bu padişahın derdi acaba? Kendinizi hiç yormayın ben söyleyivereyim;

Padişahın iki gözü de görmez imiş. Göz görmez olurda hayat olur mu hiç? Onun hayatı, hayat değilmiş işte.

Başvurmadık hekim, kullanmadık ilâç kalmamış. Kalmaya kalmamış ya bir türlü de iyi olmamış. Küsmüş hayata, küsmüş dünyaya. O, hayata küsmekte olsun günlerde bir gün o kente bir dervişin yolu düşmüş. Söz sözü açmış, söz dönmüş dolaşmış padişahın durumuna gelmiş. Derviş "Kolay o, kolay o" demiş. Meğerse derviş padişahın gözünün nasıl göreceğini, hangi merhemin iyi geleceğini bilirmiş. "Beni Padişaha götürün" demiş derviş. Padişaha haber vermişler. "Dervişi huzuru alın" demiş Padişah. Derviş huzura alınmış. Padişah: "Söyle bakalım derviş baba. Gözüm nasıl görecek, gözüme hangi ilâç merhem olacak?" demiş. Derviş "Denizde bir balık vardır padişahım, bu balık diğer balıklara benzemez. Altın gibi sarı, gümüş gibi parlak. Sözün kısası güzel bir balıktır. Bu balık tutulacak, havanda döğülerek bir merhem yapılacaktır. Yapılan merhemden bir parça alıp gözlerinize sürerseniz, gözleriniz derhal görecektir" demiş ve sonra sırra kadem basmış. Padişah "Ne dilersen dile benden Derviş Baba!" demiş ama vezirler "Derviş sırra kadem oldu haşmetlim." diyerek Padişahın sözünü kesmişler. Padişah Dervişin Hızır olduğunu anlamış. Vezirlerine: "'Çağırın oğlumu!" diye emir vermiş. Şehzade huzura çağrılmış. Padişah. "Oğlum, demiş Şehzadeye. Denizde hiç bir balığa benzemeyen bir balık varmış. Bu balığı tutar havanda döğer bundan yapılan merhemden gözlerime sürersem derhal görecekmişim. Tez elden emir ver, bu balığı tutsunlar, tutanlara hediyeler vereceğimi halka ilân et." Bunu duyan şehzade "Baş üstüne babacığım, derhal!" demiş ve huzurdan ayrılmış.

Şehzade yurdun dört bir tarafına ulaklar salmış. Balığın eşkâlini tarif ettirmiş halka. Haberi alan halk adeta sevinçten bayram yapmış. Bir taraftan Padişahlarının gözleri gö­recek, bir taraftan da balığı tutarlarsa büyük bahşişler alacaklar. "Balığı tutan ben olayım" gücüyle elleri kolları sıvayıp açılmışlar denize. Günlerce uğraşan binlerce balıkçı bir türlü tarif edilen balığı tutamamışlar. Bugün tutarız, yarın tutarız hülyalarıyla gece gün­düz kürek çekip, ağ atmışlar, olta sallamışlar heyhat bir türlü balık yok. Yok olunca da ne yapsınlar ümidi kesmişler. Halk ümidi kesedursun biz gelelim Saraya Padişah "Allah büyüktür bir gün olur oltanın birinde çıkıverir, ağlardan birine takılıverir" dermiş. Hakikaten öyle olmuş. Tam ümitlerin kesildiği, herkesin matemlere daldığı bir günde tarif edilen balık, ihtiyar, fakir bir balıkçının ağına takılmaz mı? Bu öyle bir balıkmış ki balıkçının sevinçten aklını başından almış. Koşmuş balıkçı şehzadeye Şehzade balığı görünce hayretten gözleri fal taşı gibi açılmış. Nasıl açılmasın ki balığın pulları altın gibi sarı, gümüş gibi parlak, gözleri mavi mavi. Kıyılıp ta havanda döğülecek bir balık değilmiş meğer. "Ne yapsam, ne yapsam" diye kararsızlık içinde kalmış Şehzade en sonunda içinden bir ses gelmiş: "Bu güzelim balığa nasıl kıyılır, bundan iyi olacak gözler iyi olmayıversin, bundan görecek gözler görmeyiversin, Sal balığı!" Bütün gücü kayboluvermiş Şehzadenin. Sanki büyülenmiş. Elleri gevşemiş, gevşemiş ve balığı salıvermiş. Balık suya cup düşüp kaybolmuş.

Şehzade saraya dönünce Padişah babasının yanına koşmuş. Babası sevinçle "Getirdin mi?  balığı oğul?" demiş. Şehzade;

"Babacığım, babacığım beni affet! Balık o kadar güzel, o kadar güzeldi ki kıyılıp ta havanda dövülecek balık değildi. Kıyamadım atıverdim onu." diyebilmiş ve olduğu yere yığılıvermiş. Gazaba gelen Padişah;
"Demek balık benden kıymetli, gözüm iyi olmayıversinmiş. Defol karşımdan, senin gibi evladım yok benim artık!" diye bağırıp çağırmaya başlamış.

Şehzade kulağı kuyruğu kısıp sıvışmış huzurdan. Maiyetine bir hizmetçi alarak başını alıp gurbet ele revan olmuş. Kâh yürürler, kâh bir pınar başında biraz dinlenerek epeyce yol almışlar. Dinlenme sırasında hizmetçi yemekleri hazırlarmış. Şehzade sofraya oturur ve uşağa "haydi bakalım sen de gel!" dermiş. Hizmetçi de hacetli imiş ki hemen sofraya Cezayir dayısı gibi kurulurmuş. Şehzade ise buna kızar 'böyle uşak olmaz" dermiş içinden. Buyur etmeyiversin diyeceksiniz ama Şehzade de bir onu yapamıyormuş işte. Ne olursa olsun buyur edermiş herkesi. Buyur dermiş ama kimsenin de sofraya oturmasını istemezmiş. Yanındaki uşak bir türlü durumu ya anlamazmış yahut ta işine öyle gelirmiş. Bir böyle İki böyle derken sonunda dayanamamış, uşağı başından savmış. Ve yola yalnız başına devam etmiş. Hem yoluna devam eder, hem de rast geldiği köylerden, kasabalardan kendine yarayışlı bir uşak ararmış. Fakat gönlünden geçirdiği uşağı bir türlü bulamazmış. Derken epeyce köyler, kentler geçmiş sonunda karşısına civa gibi bir adam çıkmış. "Ben sana uşak olurum" demiş Şehzadeye. Şehzade de beğenmiş adamı. Uşak olarak almış yanına. Bu adamın "Balta Bıyıkmış adı. Şehzadenin kıyamayıp denize salıverdiği babasının ondan yapılacak merhemle gözlerinin göreceği, onun yüzünden diyarı gurbete çıktığı ve bu meşakkatlere katlanmasına sebep olan altın renkli, gümüşleyin parlak, mavi gözlü o güzelim balık yok mu? İşte Balta Bıyık Onun ta kendisi imiş. Şehzadenin yaptığı iyiliği bir türlü unutamamış meğer. Şehzadenin bir uşağa ihtiyacı olduğunu anlayınca koşmuş ona uşaklığa Şehzadenin "Balta Bıyık"ın ne olduğunu denize salıverdiği balığın insan olacağını nereden bilsin. Gaipten bilici değilmiş ki uşağının neyin nesi olduğunu anlasın? Uşak mı uşak demiş ve almış yanına o kadar.

Şehzade ve Balta Bıyık yollarına devam etmişler. Yoruldukları yerde dinlenmişler. Dinlendikleri yerde yollarına devam etmişler. Derken bir hana rastlayıp orada konuklamışlar.
Balta Bıyık hemen sofrayı hazırlayıp efendisini buyur etmiş.' Şehzade "Balta Bıyık sen de gel" demiş fakat Tanrıdan olsa da' gelmese demiş içinden. Balta Bıyık "Buyurun efendim, afiyet olsun " demiş; Şehzade bir "oh çekmiş içinden: "Aradığım uşağı yeni buldum" diye. Şehzade huzur içinde yemeğini yemiş; Biraz sonra da yatak odasına geçip güzel bir uykuya dalmış. Vakit gecedir. Balta Bıyık silahlarını alıp nöbete geçmiş. Buna sebep ne diyecek olan olur. Cevabını verelim. Han cinlerin ve perilerin yatağı imiş. Hana gelen yabancılar diri girer ölü çıkarmış. Çünkü yabancılar bu hanın cinlerin yurdu olduğunu bilmezler ve destursuz girerlermiş hana. Buna kızan cinler de gece toplanırlar hana gelen konuklan boğarlarmış Balta Bıyık bunu bildiği için nöbete geçmiş. Şehzadeye bir zarar gelmesin diye. Filvaki dediği de olmuş: Gece yarısı olunca cinler toplanmaya başlamışlar hanın önündeki meydanlığa. Hepsinin toplandığı kanaatına varan Balta Bıyık nişan alıp boşaltmış silahı cinlere. Cinler darmadağın olmuşlar fakat içlerinden biri, cinlerin başı vurulmuş. Ve bir kara keçe oluvermiş "Artık uyuya bilirim" demiş Balta Bıyık. Yatağına uzanmış, rahat bir uykuya dalmış.

Sabah olunca Şehzade uyanmış, etrafına şöyle bir göz atmış. Hanın ön tarafındaki meydanlıkta bir kara keçe şeklinde bir yığıntıya gözleri ilişmiş. Hayretle "Bu da nedir?" demiş içinden. Sonra;

"Balta Bıyık. Balta Bıyık demiş bu kara keçe nedir?" Balta Bıyık;

"Gece göçebeler konukladı belki onlardan kalmıştır" diyerek Şehzadeye durumu çaktırmamış. Hazırlanarak tekrar nereye varacağı belli olmayan yollarına revan olmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler, dağlar aşıp, ovalar geçmişler günün birinde bir büyük kente vasıl olmuşlar. O kentte bir dünya güzeli varmış. Ona kim talip olursa zifaf gecesine diri girer ölü çıkarmış. Bizimkilerin vardıkları zamanda "Yok mu talip!" diye tellallar çağırıyormuş. Balta Bıyık ileri atılmış "Biz varız!" diye. Şehzade önce şaşırmış ve kabul etmemişse de sonra kabul etmiş.
Akşam olunca dünya güzeli ile Şehzadeyi gerdeğe katmışlar. Balta Bıyık kapıyı sağdıç olarak beklemiş. Onlar derin bir uykuya dalınca Balta Bıyık anahtar deliğinden gözlemeğe başlamış. Acaba taliplerin ölümüne sebep nedir diye. O anda bir evran kızın ağzından çıkmaca başlamaz mı? "Tamam demiş Balta Bıyık, ölüme sebep budur. Talipleri bu evran sokup öldürüyor" Nişan alıp boşaltmış silâhı evrana. Evran derhal ölmüş. Koşmuş

Balta Bıyık evranı çekip almış. Çıkarken evranın kuyruğu Şehzadenin yüzüne dokunuvermiş. Şehzade sıçrayarak uyanmış. Balta Bıyık'ı görünce "Ne var Balta Bıyık, nedir yüzüme dokunan o soğuk şey?" bir şey olmamışçasına ". Bir şey yok efendim, kedi sırçayıverdi de onu dışarı çıkardım" demiş Balta Bıyık. Şehzade tekrar dalmış uykusuna. O, uyumakta olsun Batta Bıyık tekrar beklemeğe başlamış. Ne durur durmaz bir evran daha çıkmağa başlamış kızın ağzından, Hemen nişan almış ve tetiğe basmış Balta Bıyık. Fakat tüfek ateş almamış. Bir daha, bir daha tetiğe basar amma bir türlü ateş aldıramamış tüfeğe. Bakmış ki yılan Şehzadeyi sokacak, aniden kararı vermiş. Bıçağı çekip fırlatmış yılana. Bereket versin ki bıçak yılanın tam can evine tesadüf etmiş de yılan derhal ölmüş. Değilse Şehzade de diri girecek zifaf gecesine ölü çıkacaklardan olacakmış. Yılanın öldüğünü gören Balta Bıyık, koşmuş yılanı çıkarmış kızın ağzından. Götürürken aksilik olacak ya yine yılanın kuyruğu bu sefer de Şehzadenin burnuna dokunmaz mı? Sıçrayıp kalkmış Şehzade.

"Aman Balta Bıyık, bu da nedir?" demiş. Balta Bıyık: "Yok birşey efendim fare atlayıverdi de" demiş. Şehzade tekrar uykusuna dalmış: Balta Bıyık ta nöbetine geçmiş. Sabaha kadar beklemiş ama bir yılan daha çıkmamış, Sabah olunca halk yollara, meydanlara, akın etmiş, durumu öğrenmek için. Bakmışlar ki Şehzade sağ. Hayretten ağızları açık kalmış, Şehzade, Dünya Güzeli ve Balta Bıyık şehre elveda deyip yollarına revan olmuşlar. Git bunda gel bunda derken bir pınar başına varmışlar. "Azıcık dinlenelim" demişler. . Bu sırada Balta Bıyık: "Eeee! Şehzadem demiş şimdiye değin hiç ses çıkarmadan, sen de aldır­madın. Bu kadar vurdumduymazlık olmaz: Bu kadın ikimizin olacak" Şehzade: "nasıl olur, Balta Bıyık? Lazımsa al senin olsun." demişse de o, "Olmaz illâki ikimizin olacak diye tutturmuş. Sonunda da Şehzade hık mık etmeye başlayınca "Yo, o kadar değil deyip kızı tuttuğu gibi baş aşağı etmiş ve kızı silkmeğe başlamış. Bu o kadar kısa bir zamanda olmuş ki Şehzade de ne yapacağını şaşırmış, Kız da tir tir titremeğe başlamış kız: Balta Bıyık silktikçe kız tamamen korkmuş ve ağzından bir torba "Pat!"deyip düşmüş. Balta Bıyık koşup torbayı açmış bakmış ki durum çok fena. Torbanın içi evran, yılan yavrularıyla doluymuş: Şehzadeye işaret ederek: "İşte Şehzadem çıkarmak istediğim şu melunlardı. Bunların büyüklerini gerdek gecesinde öldürdüm Bu güzelin talipleri öldürdüğüm evranlara kurban gitmişlermiş. Muhakkak siz de onların akıbetine uğrayacaktınız: Fakat ben meydan vermedim. İlkinde kedi atladı diye size çaktırmadım. Sonrakinde fare atladı diyerek durumu sezdirmedim. Düşündüm taşındım bunların gerisi de vardır diye. Ne yapayını da gerisini çıkarsam dedim ve sonunda biraz önceki usule başvurdum. Görüyorsunuz ya Dünya Güzelinde zerre kadar da olsa gözüm yok. Zaten olamaz da. Çünkü iyilik edene kemlik mi edilir? Siz benim hayatımı kurtardınız, bağışladınız. Ben de bu iyiliğinize karşılık şükran borcumu ödedim. Haydi dostum, ülkeniz, ' anneniz, babanız sizi bekliyor. Bir millet sizi bekliyor. Lütfen şu pulu alınız. Padişah babanızın gözlerine sürünüz, o zaman göreceksiniz babanızın gözü derhal açılacak ve görecektir, demiş pulları Şehzadeye vermiş. Sonra da: "Alik bilmezse balık bilir" demiş ve sırra kadem olmuş.

Şehzade ve Dünya Güzeli bu olay karşısında donup kalmışlar. Neden sonra akılları başlarına gelmiş. Birbirlerine sarılmışlar. Bilmem ne kadar zaman geçmiş. Sonra neşe için de memleketlerine dönmek üzere yollarına revan olmuşlar. Günlerce yol tepmişler. Yoruldukları yerlerde dinlenmişler, dinlendikleri yerde yollarına devam etmişler. Derken günün birinde ülkelerine gelip ana ve babalarına kavuşmuşlar. Balta Bıyığın verdiği pulu Padişahın gözlerine sürmüşler. Pul gözlere değer değmez Padişahın gözüne, gönlüne bir ışık huzmesi doluvermiş. Yeniden umut dolu bir hayat başlamış padişahta.

Bu hayırlı haberi duyan bütün ülke sevinmiş, düğün bayram yapmışlar. Bu sevinçli, mutlu günlere bir gün daha eklenmiş. O da Dünya Güzeli ile Şehzadenin düğünleri. Padişah oğlu ile gelinine kırk gün kırk gece devam eden bir düğün yaparak onları da muradlarına erdirmiş.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
 
FATMA ABLANIN KIZI  Derleyen: Hüsnü YILDIZ
(Anlatan: Serik ilçesinin Zaimler Köyünden Şükriye Yıldız. 42 yaşında. )

 
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Cinler cirit oynarken eski hamam içinde, bir ana, birde kızı varmış. Kümes gibi evlerinden başka bir şeyleri yokmuş. Herkes düzünür, koşunur düğüne, hamama gider, o zavallı kızcağız hiç bir yere gidemezmiş. Gitse bile kapı dışarı kovulurmuş. Bir gün böyle, iki gün, üç gün böyle derken kızcağız dayanamamış. Anasına:

"Bana bir kat uruba bulacaksın. Ben düğün hamamına gideceğim." diye cıdayı dikmiş. Anası:

"Kızım ben urubayı nereden bulayım." demiş ise de O, aldırmamış. "Bulacaksın" dermiş de başka birşey demezmiş. Çaresiz kalan ana da, mahalleyi kapı kapı dolaşmış. Her birinden bir şeyler alarak kızını süslemiş. Kız urubaları giyip, altınları takınınca olmuş bir hanım. Güzelliğine, kibarlığına diyecek yok. İşler böylece yolunda olduktan sonra hamama yollanmışlar. Artık O'nu kimse kovamayacak, tellâklar hanım hanım diye yıkayacaklar. Kızdaki sevince payan yok. Kız bu güzel hülyalar içinde hamama varmış. Hamamcı: "Buyurun hanıme­fendi!" diye karşılamış. Tellaklar güzelce yıkamış kokular sürmüş. Şenlikler yapılmış. Derken kız, bir bey hanımıyla ahretlik olmuş. O memleketin âdeti herkes hamama bir yiyecek getirir, eşiyle dostuyla onu yerlermiş. Eğlence bittikten sonra yemek yemeğe başlanılmış. Herkes tepsi bohçalarının bağını çözmeğe başlamış. Beyin hanımı da uşaklara boğaça tepsisini getirtmiş. Fatma Abla'nın kızının canı sıkılmış. Anasına:

"Fatma abla bak bakem, bizim bey daha gelmemiş mi, boğaça tepsisi gönderecekti. Ne tuttu, canım böyle gecikilir mi?" diye söylenmeğe başlamış. Bey hanımı:

"Üzülme cancağızım! zararı yok. Bugün bizden yeriz, yarın sizden." demiş. Kız ise:

"Nasıl olur ahretliceğizim, nasıl olur?" diye ayak diretmiş. Bey hanımı ondan daha inatçı olmalı ki kızı yatıştırmış. Yemeği beraberce yemişler. Gülüşüp, eğlenmişler. Vakit gelince giyinmişler. Bey hanı­mı hamam ücretini vermiş. Kız da parayı vermek için çantaya el atmış. Bir de bakmış ki çanta yok. Fatma Ablaya çıkışmış. "Gördün mü Fatma Abla yaptı­ğını. Bey tepsiyi getirmeyi unutsun, sende para çantasını almayı unut. Bu affedilecek şey mi? Koş çantayı getir!" demiş. Anası:

 "Hanımcığım, bir daha yapmam. Olmuş, bir kere. Hemen getiririm!" diye yalvarmağa başlamış. Başlamış ama onu dinleyen kim. Kız hâlâ kendi söylediğini bilirmiş. "Daha burada mısın, koş. Nedir bana yaptıklarınız. Böyle şeyi bir daha istemem. Bu kulağına küpe olsun, salla dur." diye çırpınır, kendini yermiş. Bunu gören bey hanımı "Zararı yok hanımcığım, kederlenme. Olur böyle şeyler. Ben vereyim. Fatma Ablayı yorma.» demiş ise de kız bir türlü kabul etmezmiş. O etmeye dursun, bey hanımı onun parasını da vermiş. Kız:

"Olmaz" demiş ise de Bey Hanımı: "Niçin olmasın canım demiş. Bugün benden, yarın senden.". Sonra hamamdan çıkmışlar. Çıkmışlar ama Fatma Ablanın kızı, bey hanımını bırakır mı hiç? "İllâ bize gideceğiz." diye tutturmuş. Hanım:

"Yapma hanımcığım, başka zaman gidelim. Şimdi olmaz." demiş. Öteki ise:
"Çare yok. Ölsem de bugün seni bırakmam." demiş. Bey hanımı ne kadar yalvarmış ise de fayda vermemiş. Ne yapsın. "Peki" demiş. Kız anasına:

"Fatma abla yürü bakalım." demiş. Onlar önde, Fatma Abla arkada yürümeğe başlamışlar. Konuşa konuşa bir sarayın karşısına gelmişler. O esnada saraydan bir cenaze çıkmasın mı? Hemen Kız:
"Abu kardeşim! Abu kardeşim! Bu da mı geldi başıma?." diye saçını başını yolmıya başlamış. Bey hanımı neye uğradığını bilememiş. Yerinde donup kalmış. Nice zaman sonra aklı başına gelmiş. Güzelce oradan sıvışmış. Meğerse ölen Beyoğlunun hanımı imiş. Ölen hanımın da başka bir diyarda kız kardeşi varmış. Saraydakiler o kargaşalıkta bayılan kızı kaldırıp ayıltmışlar. Onu Beyoğlunun baldızı sanmışlar.
Kız da habire:


"Yeni geldim. Kardeşim içime sinmedi. Salın beni, kardeşimi bir kere göreyim. Kardeşim, kardeşim!" der de ağzından bir daha "kardeşim!"
çıkarmış.

Ertesi gün kız gitmek için hazırlanmış. Beyoğlu salmamış. O gün öyle geçmiş. Kızın iki gözü iki pınar olup, akmış. Üçüncü gün yine salmamışlar. Derken aradan epeyce gün geçmiş. Sarayda fiskos başlamış.
Bu kız neye gönderilsin. Beyoğlu bunu alsın.» diye. Günlerden bir gün bu sözler Beyoğlu'nun kulağına gelmiş. O da bunun doğru olacağını düşünmüş. Sırası gelince anasına danışmış. Anası da:
"Hayhay oğlum, sen ne dersen o olur." demiş. Kızı da çağırmışlar. Onun fikrini de almışlar. Her iki taraf kabul edince düğün hazırlığına başlamışlar. Hazırlık tamam olunca dü­ğüne başlamışlar. Kırk gün kırk gece düğün yapıp, evlenmişler. Kız da bir fırsatını bulup, anasıyla komşulardan aldığı emanetleri gönderip sahiplerine verdirmiş. Aradan aylar geçmiş. Kız bir boy aynasının karşısına geçmiş. Kendi güzelliğine, ihtişamına, zenginliğine bakarak başından geçen olayları anlatmaya başlamış.

"Dün ne idim, bugün ne oldum, 'Tavuk kümesi gibi bir evimiz vardı. Herkes giyinir, kuşanır hamama gider, bense gidemezdim. Gitsem bile kapı dışarı edilirdim. Bir gün komşulardan elbise, altın topladım. Onları giyinip hamama geldim. Hamamda bir bey hanımı ile ahretlik oldum. Herkes boğaca tepsilerini açıp yemeğe başlayınca ben de yalandan;

"Bu bey ne tuttu, boğaça tepsisi gönderecekti» diye söylenmeğe başladım. Ahretliğimin ısrarı ile onun tatlısını yedim. Hamam parasını bir oyunla ona verdirdim. Hamamdan çıkınca onu evime götürecektim. Sanki evim var gibi O;

"Gitmem" dedi razı ettim. Giderken bu saray karşıma çıktı, içinden bir de cenaze. Ölenin Beyoğlu'nun hanımı olduğunu anladım. Kardeşim diye yalandan ağlayıp dövünmeye başladım. Şimdi de Beyoğlu ile evlendim. Ne idim, ne oldum. Hey gibi talih hey!" demiş. Bir de dönüp arkasına bakmış ki kaynanası sedirde oturuyor.

"Abu anacığım! Uzat dilini bir kerecik öpeyim." diye kaynanasının üzerine atılmış. Kaynanası:

"Zararı yok kızım, böyle şeyler olur." demiş ise de gelin;

"illâ öpeceğim." diye ısrar etmiş. Kaynana da dilini çıkarmış. Gelin dilini öpeceğim diye eli ile tutup çekivermiş. Beyoğlu gelince gelin:
"Beyim çabuk gel anneme bir hal oldu" demiş. Beyoğlu gelip bir de bakmış ki annesinin dili bir karış uzamış, konuşamıyor. Hemen doktoru çağırmışlar. Doktor gelmiş. Beyoğlu'nun anası;
"Gelin yaptı" demek için bir takım sesler çıkarır, bir takım işaretler yaparmış. O sırada gelin:
"Bak bey ağam, şurası da gelinimin, şurası da gelinimin" diyor dermiş. Doktor hastayı muayene edince vaziyeti anlamış. Fakat karşıdan gelin işaret etmiş. Para göstermiş. Parayı gören doktor:   
"Öksürürken boğulup dili uzamış." diye rapor vermiş. Doktor giderken geline işaret etmiş.
"Hani bizim para" diye. Gelin de:
"Hıh" demiş. Ben sana para göstermedim, pantolonunun arkası delik dedim" diye cevap vermiş. Bu sözü işiten doktor neye uğradığını, ne yaptığını bilememiş. Kulağı kuyruğu kısıp gitmiş. Beyoğlu'nun anası az sonra ölmüş. Koskoca saray Fatma Ablanın kızına kalmış. Fatma ablayı da güya hizmetçi diyerek saraya almış. Zevki sefa içinde 'yaşamağa başlamışlar. Bir gün gelmiş o da ölmüş, ölür dünyada yaptıklarının cezasını çekmiş.

FESLİKANCI KIZ  Derleyen: Hüsnü YILDIZ
(Anlatan: Serik İlçesinin Zaimler Köyü'nden Şükriye Yıldız. 43 yaşında. )

 
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer top oynarken eski hamam içinde. O yalan, bu yalan, eşeğe vurdum kolan, bizim sözün hepsi de yalan. Yalan olmaya yalan ya, bir kerecik de siz dinleyin. Dinlemek de sevapmış.
Bir varmış, bir yokmuş bir Feslikancı kızı ile bir de Beyoğlu varmış. Feslikancı kızı altın nalınlarını giyer, tıkırık fışşık, tıkırık fışşık bir o yana, bir bu yana salına salına köşke çıkar feslikanları sularmış. Feslikancı kızının köşkünün karşısında Beyoğlu'nun konağı varmış. Beyoğlu hergün pencereye gelir, Feslikancı Kızı'nın köşke gelişini, feslikanları sulayışını seyredermiş. Birgün böyle, iki gün böyle, kısacası, Allahın her günü böyle, derken günlerden bir Feslikancı Kızı yine köşke feslikanları sulamaya çıkmış. Beyoğlu da pencereye gelmiş. Beyoğlu:
- Kız Feslikancı kızı, Feslikancı kızı. O feslikanlan sularsın, ekersin
yaprağı kaçtır bilir misin? Demiş.
Feslikancı kızı, hiç ağzını açmayarak eve dönmüş. Dadısına Beyoğlu'nun söylediklerini anlatıvermiş Dadısı da:
- Hiç merak etme kızım sen, onun kolayı var. Sen feslikanlan sulamaya çıkınca O, yine sana O sözü söylerse sen de ona dersin ki:
«Sen de bir Beyoğlusun, okursun, yazarsın: gökte yıldız kaçtır bilir misin?» Bakalım O, cevap verebilecek mi? demiş.
Ertesi gün Feslikancı kızı, ayağına nalınlarını giyip, tıkırık fışşık ettirerek feslikan köşküne çıkmış. Kızı gören Beyoğlu da, pencereye gelmiş. Kıza:
- Kız Feslikancı Kızı, Feslikancı Kızı! O fesli kanlan sularsın, ekersin
yaprağı kaçtır bilir misin? demiş. Kız da dadısının söylediği söz aklına gelerek.
- Sen de bir Beyoğlusun. Okursun, yazarsın gökte yıldız kaçtır bilirmisin? demiş. Beyoğlu ne yapacağım şaşırmış. Kulaklarına kadar kızarmış.
- Vay canına be! Ben sana sorarım. Demiş içinden. Sonra pencereden çekilip gitmiş. Kız ise feslikanlan neşeli neşeli sulamış ve sonra eve dönmüş.
Beyoğlu, günlerce düşünmüş taşınmış «Kızdan öcümü nasıl alayım» diye. Nihayet aklına kızın en çok neyden hoşlandığını öğrenmek gelmiş. Araştırmış soruşturmuş, öğrenmiş ki, kız en çok balık etini severmiş. «Güzel» demiş. Birkaç torba balık almış, bir katta balıkçı elbisesi yaptırmış. Yaptırdığı el­biseleri giymiş, balık torbalarını omuzuna almış. Feslikancı kızının evine yaklaşınca:
- Balıkçı! Balıkçı geldi! Taze, taze balıklar!, diye bağırmaya başlamış.
Balık sesini duyan dadı kıza koşarak:
- Hanım! Hanım bak balıkçı gelmiş! demiş. Kız da:
- Çağır bakalım nasıl balıkmış görelim, demiş. Dadı koşmuş, balıkçıyı çağırmış. Kaça sattığını sormuşlar. Ba­lıkçı:
- Bir şeftaliye! cevabını vermiş. Dadı Hanımını yanına çekerek:
- Ne olur hanımcığım bir şeftaliden. Kapının ardında veriverirsin olur biter demiş. Kız da balıkçıya kapının ardında bir şeftali vermiş, balıkları almış. Balıkçı da çekip gitmiş. Ertesi gün Feslikancı Kızı, feslikanlan sulamak için köşke çıkmış. Beyoğlu da pencereye gelmiş:
- Kız Feslikancı Kızı, Feslikancı Kızı! O fesli kanlan ekersin, sularsın yaprağı kaçtır bilir misin? demiş. Kız da:
- Sen de bir Beyoğlusun! okursun, yazarsın gökte yıldız kaçtır bilirmisin? demiş. Beyoğlu:
- Haydi kızım haydi! Bir torba balığa bir şeftali veren değil misin?
demiş. Kız bunu duyunca kurşunla vurulmuşa dönmüş. Çabucak eve dönmüş.
Beyoğlu ertesi gün tekrar pencereye çıkmış, fakat kız gelmemiş. Saatlerce beklediyse de bir türlü kız feslikanlan sulamaya gelmezmiş. Diğer gün­ler gelir diye ümit etmiş ise de yine gelmemiş. O güzel feslikanlar susuzluktan sararıp solmuşlar. Birçokları da kurumuş. Bir taraftan da Beyoğlu feslikanlar misali sararıp solmuş. Çünkü kıza âşıkmış. Onu görmese edemezmiş. Feslikancı kızı feslikanları sulamaya gelmeyince onu, göremez olmuş. Göremeyince de hasretine dayanamayarak hastalanmış. Birçok doktorlar getirtmişler, bir türlü çaresini bulamamışlar. Gel bunda, git bunda derken hastalık geçeceği yerde hiç hiç artmış.
Feslikancı kızı dadısının tavsiyesi üzerine bir doktur urubası diktirmiş. Urubayı giymiş. Beyoğlu'nun konağına yaklaşaraktan:
- Doktorum, zarrafım, her dertlere dermanım, her şeylerden anlarım. diye bağırmaya başlamış. Bunu duyan hizmetçiler Beyoğlu'na haber vermişler. Beyoğlu da:
- Getirin diye emir vermiş. Hizmetçiler doktoru eve almışlar. Beyoğlu'nun odasına götürmüşler. Doktor Beyoğlu'nu muayene etmiş. Sonradan Beyoğlu'na:
- Bunda korkulacak bir şey yok. Hamama gireceksin. Kıçınıza nişadır soğanı sokacağız. Yirmi dört saat terleyeceksin, sonra da nişadır soğanını alacaksın. Bunu yaptıktan sonra bir şeyiniz kalmaz, demiş. Hamama katmışlar, kıçına nişadır soğanı sokmuşlar. Doktor işini bitirince evine dönmüş. Aradan yirmidört saat geçince Beyoğlunu hamamdan çıkarmışlar.
Öcünü alan Feslikancı kızı, feslikanları sulamaya çıkmış. Feslikancı kızının köşke çıktığını gören Beyoğlu, sendeleyerek pencereye gelmiş. Sabredemeyerek kıza:
- Kız Feslikancı kızı Feslikancı kızı! O feslikanları ekersin, sularsın yaprağı kaçtır bilir misin? Demiş. Feslikancı kızı da:
- Sen de bir Beyoğlusun! okursun, yazarsın gökte yıldız kaçtır bilirmisin? demiş. Beyoğlu da:
- Haydi kızım haydi; bir torba balığa bir şeftali veren değil misin? demiş. Kız da:
- Haydi oğlum haydi! Kıçına nişadır soğanı sokturupta yirmi dört saat terleyen sen değil misin? demiş.
Beyoğlu; «Ben bunu nasıl elde edebilirim.» diye düşünmeye başlamış. Elçiler göndermiş fakat kız: «Varmam!» dermiş, Beyoğlu defalarca elçi göndermişse de kızın gönlü bir türlü olmamış. Gel bunda, git bunda derken zor şer gönlünü etmişler. Etmişler ama bir şartla. Beyoğlu'nun parmağında bir yüzük varmış. Dünyada eşi yokmuş. Kimseye de vermezmiş. Eğer bu eşi yok, nadir yüzüğü kıza takarsa, kız varacakmış. Beyoğlu da kabul etmiş. Feslikancı kızına yüzüğü takmışlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar ve evlenmişler.
Beyoğlu evlenişinin dördüncü günü gelini halâya atıvermiş. Gelin halâda bir yol bulmuş. Gide gide bir kapıya rast gelmiş. Kapıyı açınca karşısına koskoca bir saray çıkmış. Saray da kimsecikler yokmuş. Fakat her türlü yiyecek, her türlü giyecek, kısacası canının her istediği varmış. Yoksa dahi O anda var olurmuş. Gel zaman, git zaman derken aradan dokuz ay on gün geçmiş. Feslikancı kızının iki oğlu dünyaya gelmiş.
Aradan aylar geçmiş, yıllar geçmiş. Nihayet Bey oğlunun düğünü başlamış. Bunu Feslikancı Kızı her nasılsa duymuş. Bu sırada çocuklar da bü­yümüşler. Onları giydirmiş, kuşatmış. Büyücek çocuğun parmağına babasının taktığı yüzüğü takmış. Doru bir ata bindirmiş ve onlara:
- Babanızın yanına oturun, akşamüzeri de eve dönün demiş. Sonra da çocukları uğurlamış.
Çocuklar halâdan çıkıp, atı koşturarak babasının konağına varmışlar, atı güzelce bağlayıp, babalarının yanına oturmuşlar. Beyoğlu büyük çocuğun parmağındaki yüzüğü görmüş içinden «Allah!» demiş. «Bu yüzük benim yüzüğe benziyor. Halbuki benim yüzük, karım ile beraber halâya gitti.» demiş. Çocuklara dikkatlice bakınca, kendisine benzediğini anlamış. Fakat ses çıkarmamış. Akşam olunca çocuklar ata binmişler ve analarının yanına dönmüşler, ikinci gün yine aynı şekilde giyinmişler, ata binerek babalarının konağına varmışlar. Atı bağlayıp, babalarının yanına oturmuşlar. Beyoğlu yine çocuklara dik dik bakmağa başlamış. O gün akşam olunca yine analarının yanına dönmüşler. Çocuklar düğün süresince bövle gelip gidiyorlar. Nihayet gelin geliyor. Çocuklar da ata binip halânın yolunu tutmuşlar. Beyoğlu da bunları takip etmiş. Çocuklar vara, vara halâya varmışlar. Oradan içeri girmişler. Beyoğlu da girmiş. Gide gide bir kapıya rast gelmiş. Kapıyı açınca koskoca bir sarayla karşılaşmış. Saraya girmiş, birde bakmış bir kadın var. Kadının yanına yaklaşmış. Hayretler içinde dona kalmış. Eski karısı Feslikancı Kızı hâlâ yaşıyor ve o iki çocuk da onun çocukları... Ne yapacağını şaşırmış. Sonra kendini toplamış. Karısını ve çocuklarını alarak, konağına gelmiş. Yeniden kırk gün, kırk gece düğün varmış ve evlenmişler. Onlar ermiş muradına...
 
TÜRK FOLKLOR ARAŞTIRMALARI DERGİLERİNDEN DERLENMİŞTİR.